Hoşgeldiniz  

İrfan Özdilek Nişancık | 23 Nisan 2013 | YAZARLAR

Gezimiz 21 Mayıs 2001 tarihli. Tam 12 yıl öncenin bir gezisi bu. 

irfan Özdilek  nişancıkGezimize Geyve’nin Camikebir Mahallesi Asfalt Şantiyesi berisindeki Köprü’den başlıyoruz.

Köprüyü geçip de sağa hafiften döndüğümüzde Orhaniye Mahallesi’ni devamında Yörükler Mahallesi Mezarlığı’nı sol tarafta Çayboyu Mevkii’ni sağda da Kızılyer’i geçerek yüksek gerilim hattının altından hızla ve de yürüyerek soğuk hava deposuna geliyorum. Soğuk Hava Deposuna geldiğimde solda çok ileride bir köprü gördüm, altından Sakar’ın bir kolu akmakta. Kör Sakar’da diyebiliriz adına… Adı yok… Sordum birkaç kişiye kimse adı da şudur demedi. Öyle biliyorlar zahir. “Kör Sakar” dedim de aklıma geldi. Sakar’ın yani bizim Sakarya Nehri’nin üç “kör”ü var, bildiğim. Biri bu Geyve’deki, diğer ikisi Karasu’da. İlki Yuvalıdere ile Darıçayırı arasında diğeri de Acarlar Longozu içinden ayrılanı. Bu Karasu’da olanlar maalesef çift yola kurban gittiler. Yüzlerce flora ve faunanın doğal ortamı parçalandı makineler ile. Açıklamaya burada gerek olduğuna inanıyorum “Fauna”yı bilirsiniz “hayvan varlığı”, “flora”da artık anlamışsınızdır “bitki varlığı”. Onlarca endemik yılan ve böcek ve hatta balık türü nereye gideceğini şaşırdı ve belki de öldü kayboldu. Aynısı Akıncı Vadisi’nde olmuyor mu sanki. Bildiğiniz bir gerçek ama yazmadan da olmaz malum taşocaklarının yaptıkları gün gibi ortada.

Neyse konumuzdan dışarı fazla çıktık galiba; nerede kalmıştık. Doğantepe Köyü girişinde. Doğantepe bir mübadil köyü. Bunu biliyorsunuz. Doğantepe Köyü’ne bir sırtı geçerek gitmeye çalışıyorum. Sordum bir amca dedi ki; “Çökecek Sırtı” bunun adı. Çökecek dedi ya “çökesim geldi”. Çöktüm de zaten. Sonra Hasan Hüseyin Özak’ın bir gazetede okuduğum ve de not aldığım “Çöktü Çökecek” isimli şirinin son mısraları aklıma geldi. Diyor ki; Hasan Hüseyin Özak “Ama bir ben tanıyamaz oldum beni /Öyle ağır ki başım, düştü düşecek /Öyle dolu ki yaşım, aktı akacak /Bir bedende bir can kaldı /Sen gittin gideli çıktı çıkacak /Bir Hüseyin in vardı ya canım dimdik ayakta /Tez gel gayrı / Çöktü çökecek” Yazmış adam tez gel gayrı diyor “Çöktü Çökecek”. İşte öylesi bir yorgunluk ve soğuk bir suya hasretlikle çöktüm, oturdum. Bir müddet dinlendikten ve de soğuk suyumu da çantamdan çıkartıp kana-kana içtikten sonra yola koyuldum. Evet; Doğantepe bir mübadil köyü. “Mübadil” ne demek önce onu açıklayalım isterseniz. “Mübadil; Lozan Antlaşması uyarınca 1923 yılında Bati Trakya dışındaki Yunan topraklarında yasarken Türkiye’ye yerleştirilen Türk ahali” diye kısaca tanımlanabilir. Osmanlıca bir kelime ve karşılıklı olarak değiştirilmiş ve de mübadele edilmiş anlamında Arapça kökenli bir sözcük anlayacağınız. Bu konuda fazlaca söz söylemek bu yazının konusu olmadığından bu kadarlık bahsedelim istiyorum.

Doğantepe imarlı bir köy.

Köy halkının tamamı 1924 Lozan mübadelesiyle Yunanistan’ın İskeçe iline bağlı Çakırlı, Adaköy ve Drama’ya bağlı olan Kalama köyünden göç etmiştir. Köy adını kuzeybatısında bulunan 203 metre rakımlı “Doğan Tepesi”nden alır ve yaklaşık 880 nüfusu bulunmaktadır. Köyün adının 1923 öncesinde burada yaşayan Rum Ahali tarafından “Kavra” olarak adlandırıldığını Drama’da bulunan Yunan Tarihçi Dostum Nikos Latsistalis söylemişti, ancak bu ismin varlığını doğrulayan bir kaynak bulamadım. Bu konuda önemli bir kaynak olarak bilinen “Nişanyanmap” te de bu konuda herhangi bir ipucu bulunmamakta. Bu kelimenin ne Pontus Lehçesi’nde yani “Karadeniz Rumcası”nda ne de “Kapadokya Rumcası”nda karşılığını bulamadım. Nikos buranın “yükselen çiçek tepeler” karşılığı bir anlam taşıdığını söyledi ise de bunu bir doğrulama bilgisi ile karşılaşmadığımı söylesem inanın yalan olmaz. Köyü kısaca tanıttıktan sonra isterseniz yolumuza devam edelim, zira yolumuz uzun efendiler kısa değil hani-yani. Eğlemeyin oyalamayın, yorulursun, yolda kalırsın diyerek ürkütmeyin beni. Yılmam ben, giderim…

Epey yürüdükten sonra “Kıran Mahallesi”ne geliyorum. “Tarlabaşı Tepesi” solda kalarak köşesiz bir yuvarlaklı üçgen çizerek “Damla Sırtı”nı teğet geçiyorum. Oranın adının Damla Sırtı olduğunu yanımdan araçla geçen ve sanırım ormandan gelen ormancılar söyledi. Ben ne bileceğim oranın adının “Damla Sırtı” olduğunu a dostlar. Hemen sağımdan yanı başımdan yüksek gerilim hattı geçip-gidiyor; cazır-cazır ses çıkartmakta. Şair Cevat Çeştepe “Yüksek Gerilim Hattı” isimli şiirinde bu durumu yani cazır-cazırı anlatmaz ve bahsetmez ama bu durumu bir “garip bir boşalma” olarak tanımlar. Ve derki; “Demek içimdeki o garip boşalmanın nedeni buymuş işte /tam üstümden yüksek gerilim hatları geçiyormuş / demek içimdeki bu kendimden geçmişliğin tek nedeni /tam üstümden yüksek gerilim hatlarının geçmesiymiş”. Fazla söz burada anlamını kaybediyor, inanın. Bu mısraları tekrar ederek Harmanlar Sırtı’nı, Dümbelekkaya’yı ve Dümbelekkaya Sırtı’nı da geçerek “Kulfallar Köyü”ne vasıl oldum.

Dümbelekkaya’yı ve sırtların ismini de köyde öğrendim, a benim canım efendim. “Kulfallar”, Nişanyanmap’e göre 20.yüzyıl başlarında Rum yerleşimi, kilisesi varmış o dönemde. Bunu köydeki harabeden anlıyoruz. Şimdilerde köyün Rum Ahali yıllarında “Ortaköy” olarak adının bilindiğini, kilisenin adının “Tanrının Kutsal Annesi” olduğunu belirtilir ama “Holy Mother of God” olarak bilinen bu ifadenin doğruluğu ne batı ne de doğu kiliselerince kabul görmemektedir. Zaten kilisenin adının “Mitir Theou” olduğu yani Türkçe karşılığı ile “Tanrı’nın Annesi” ve köyün önceki isminin de “Ortaköy” olduğu zaten bilinmektedir. Ancak İsmail KESKİN’in “Hediye” isimli ve 2012 İstanbul-HAY KİTAP tarafından basılan romanında kilisenin adı “Ayos Yorgos Kilisesi” olduğu yazılmaktadır. Gelelim köyün bugünkü adının anlamına. “Kulfal, mor zambak” demek. Bir başka ifade ile “mor süsen” ya da “mezarlık zambağı” da denilmektedir. Kulfallar ismi ile Kastamonu Çatalzeytin’de ve Kulfal ismi ile de Çanakkale Ayancık’ta ve Çan’da birer köy de bulunmakta.

“Mor Zambak” denilince akla “mezarlığın geleceği hiç aklıma gelmemişti”. Oysaki ben “mor zambak” denildiğinde Atilla İlhan’ın “Söyler” şiirinin “…zaman olmuştur ki, mor zambaklar buğulu gece lambaları/Bir katar kaybolur Haydarpaşa Garı’nda/bırakıp gümüş çığlıklarını tel-tel ardında/ağır ve cefakâr bir marşandiz katarı/kıvamlı bir sessizliğe batmış ıhlamurlar” satırları ile anarım, hem de Geyve Boğazı’nın bağlamı ile. Öyle ya; mor zambaklar hemen her köy mezarlığında vakti zamanı gelince açar, Haydarpaşa Garı’ndan kalkan her katar eğer Anadolu’ya giderse mutlak boğazdan ve de yol boyu köylerin içinden Adliye’den, Karaçam’dan, Doğançay’dan, Örencik, Kızılkaya, Dereköy, Bağlarbaşı, Alifuatpaşa’dan geçerde gider. Doğançay’ın üzerinde vadilerde ve hatta Doğançay İstasyonu’nda mutlak ıhlamurlar ile geçişir; ağır ve cefakâr marşandiz dedikleri… Ve hatta Arif Damar Usta’nın 1992’de Varlık’tan yayınlanan “Onarırken Kendini” isimli şiir kitabında yer alan “Kars 1946” isimli şiirindeki “…saksı düşmüş / Fesleğenler açılmış / Yeşil soğan yitip gitmiş elinden / bir mor zambak / açıldı açılacak / Geçmiş yerine” satırları ile de hatırlamadan geçemez insan “mor zambakları” yani “Kulfallar”ı. Bir de Erdal Ceyhan’ın iki şiiri vardır “mor zambak”lar üzerine yani gelin burada bir yakıştırma yapalım “Kulfallar” üzerine. Bir yakıştırma yapalım dedik canım hemen olur mu öyle şey uydurmayın, milleti de kandırmayın diyenlerin homurdanmasını, yüksünmesini ve kızmalarını hisseder gibi oluyorum. İşte Erdal Ceyhan’ın “”Zambak” şiirinden bir alıntı, çatlasanız da, patlasanız da yazıyorum aha da buraya. “Mor zambakların altında olmak/altında sardunyaların/portakal çiçeklerinin altında/altında mimozaların/…/Ben uyuyorum/balkonunun altında/altında çiçek kokularının”…Bu yazacağımda bahsettiğim ikinci şiirinden “Mor Zambak” şiirinden alıntı yaptığım o güzel bölüm. Bakın ne yazmış Şair Erdal Ceyhan. “Her sabah evden çıkarken/beni karşılayan mor zambak/bu ne zarafet böyle/bu ne koku…/mor zambak/…sabah-sabah/bir âlemsin”…Şimdi bir şey daha diyeceğim ama hoşunuza gidecek hani-yani. Son yazdığım alıntı iki şiirde “mor zambak” gördüğünüz yere “Kulfallar” adını ikame etseniz yani koysanız, ne güzel olur değil mi? İşte size bir örnek. Ben ikinci şiirinden başlıyorum devamını siz getirin. “Her sabah evden çıkarken / beni karşılayan Kulfallar / bu ne zarafet böyle / bu ne koku…/ Kulfallar /…sabah-sabah /bir âlemsin”… Ne güzel oldu değil mi? Oldu hem de ne güzel oldu, biliyor musun? Kulfallar girişine bu mutlaka yazılmalı…

Oldu-oldu hem de bal gibi oldu… İnkâr edilmez bir güzellikle buluşmak çok güzel şey değil mi? Çok soru sordum ama kaldığımız yeri unutmadım. Kulfallar’dan bahsediyordum, fazlasını yazmak geziyi unutmak demek olur, o da bize yakışmaz. Şimdi Kulfallar’dan Yayla’ya doğru yola çıkıyorum, solumda bir dere var “derecik”de diyebiliriz. Yolda bir amca almış eline birkaç ağaç dalını salına-salına gidiyor, belli ki Kulfallar’dan, adını sormuyorum benim için bütün amcaların adı Mehmet. Öyle bildim öyle öğrendim. Hoş amcaların adı bazen Ahmet’te olur ama bugünkü gezi yazısında amcaların adı “Mehmet”. Mehmet Amca diyor ki “Bu dere bildim bileli Damla Deresi’dir”. Suları topladığı yerlerden belenlerden, gözelerden, toprağın diplerinden velhasıl suyun çıkıp göğe göründüğü her yerden damla-damla akan sulardan oluştuğu için olsa gerek, yakışmışta adı onun o haline. Bir okul binası var, taşımalı sisteme kurban olmuş, kapanmış. Onu da geçiyorum bir beş yüz metre kadar uzaklıkta solda bir kaya var. Adını kimseye sormuyorum çünkü o an yanımda ne biri var ne de biri geçmekte. Bir Mehmet Amca’yı bırakın Ahmet Amca dahi yok anlayacağınız. Benim o kayaya “Kocakaya” diyesim geliyor ama gerçekten kocaman bir şey. Yakıştı da ismi, o anda ona. Yolun bir sola dönüşünün sağında menfezin altında bir derecik daha akıp gitmekte. O da küçük damlalardan oluşmuş bir derecik. Adını kimseye sormadan ben koymak istiyorum. Adettendir diyerek hani çocuğun kulağına ezan okunurda üç kez adı söylenilir ya. Bende eğiliyorum menfezden aşağıya doğru bağırarak “Senin adın Kulfal Deresi olsun, senin adın Kulfal Deresi olsun, senin adın Kulfal Deresi olsun” diyerek. Yankılanıyor ama duyan var mı bilmem. Olsun ben duydum ya. Derenin adının “Kulfal Deresi” olduğunu. Benden gayri duyan varsa da duyduğunu söylesin, aha da buraya.

Artık buradan sonra tırmanışımız “Ahrettepe”ye doğru. Ahrettepe bölgenin önemli tepelerinden. Komşu köy Akkaya’nın Şehit Âdem’in köyünün doğusunda kalan 737 metrelik “Abacı Kayası”nın da zirvesine doğru selam durduğu “Halaçdoruk Tepesi”ne eşdeğer yüksekliktedir. Canım ölçmedim ama gözle bakıldığında aynı seviyede gibiler. Hadi olmadı 30 metre kısa kalsın yok beğenmediniz 50 metre kısa kalsın ama 100 metre kısa kalsın dedirtemezsiniz, çünkü o kadar fark yok. Yani bizim ki de göz, hem de teknik göz.”Teknik göz” ne demek onu da açıklayalım. Efendim biliyorsunuz ki Yüksek Öğrenimimi İnşaat üzerine yaptım ve İnşaat demek; ölçü demek, metraj demek ve de göz demek. İşte o “teknik göz” buradan gelmekte. Yanılma payı yok gibidir gözümüzün. Gerçi sağdan ameliyatlı ama olsun. Sol gözünde ameliyata ihtiyacı var, acilinden. Makulası ödem yapmış, görüşü puslu, zaman bulursak o da olacak. Tepenin adı “Ahret”. Peki, neden ahret acaba. Bu acabadan sonra “Ahret”in, ahretlik ile aynı kelime olduğunu yazmak kolay olur. Halk ağzında “besleme, beslek” olarak kullanılmakta. Trakya ve Balkanlarda çok samimi olan arkadaşa hitap etme biçimi ama günlük dilde “artlik” şeklinde kullanılan bir kelime. Osmanlı’da da “beslemelerin kırklanmış, evde kalmış hali”ne denilmekte, ahretlik. Balıkesir ve Çanakkale’de de arkadaş yerine kullanılan “aradlik, adlik” olarak karşımıza çıkarmış. Hatırlayanlarınız vardır eskiden çok yakın arkadaşlar, kötü gün dostları özellikle kadınlar arasında kullanılan bir kelimedir ve konuşma dilinde “aaretlik” olarak kullanılır. Ve hatta iki kuşak üstümüz ninelerin arasında pek makbul bir durumdur ve yaygındır. Karşılaştıklarında sarılmadan önce ellerini iki elleri ile birbirine kavuşturarak önce dua okurlar sonra da yanaklarından öperler birbirlerini ardından da “ay ahretlik özledim sen” derler. Yani “müsafeha ederler, peşinden de salâvat-ı şerife okurlar”. “Müsafeha” ne demek onu da anlatalım. El ele tutuşma, selâm ve sevgi maksadıyla birine el uzatma, el sıkma demektir. Erkek versiyonuna “sağdıç” denilir ki bunun günümüzdeki gençler arasındaki yakıştırması da “geleneksel kanka”dır. Almanca’da “brautführer”, İngilizcede “bestman”dır, tam karşılığı. Kutsal versiyonu da “kan kardeşlik” ve de “kirvelik” olur. Şimdi bütün bu anlatılanların ışığında söz konusu tepenin adının “Ahret” olması bize iki şeyi çağrıştırıyor; “yarenlik, çok yakın arkadaşlık”. Tepe, yolda yarenimiz, baharda yeşilliğinden ve güzelliğinden çok yakın arkadaşımız ve evimizde ki kardeşimiz gibidir. Yolumuzun devamında son nokta olan yerdir, Yayla Mahallesi. Yayla Mahallesi “Kabanlı Sırtı” ile “Ayıini Sırtı”nın doğusunda kalır, “Kabanlı Deresi”nin suyunun kaynağı olan 1103 metrelik “Yanıkkaya Tepesi”nin hemen önünde kalır. Pikniğimi burada bu tepede yaptım; seyrederek Geyve’yi, Pamukova’yı ve Sakar’ı… Tavsiyem; bu bahar sonu bir piknikte siz yapın. Ama organikler ile.
Tekrar buluşmak ve karşınıza çıkmak üzere Allaha Emanet Olun…

 

2483 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Kişilere ve Kurumlara karşı saygı kurallarına uymayan yorumlar yayınlamayacaktır.

Nişancık ile Doğantepe, Kulfallar… için 1 yorum

  1. Akın Metin dedi ki:

    Yazılarınızı Yenihaber Gazetesinden 9. Sayfayı Zaten Takip Ediyordum Şimdi Böyle Bir Sitede Sizin Ayda 3 Kez Yazacagınızın Duyumunu Alınca Nedense Bu Siteyide Takip Etmeye Başladım İsterimki Hergün Sizin Yazılarınızı Okuyup Ecdadımdan ve Çevremizden Bilmedigimiz Çok Şeyi Ögrenenme Fırsatı Bulalım Daha Sık Bir Şekilde Bu İşlerle İlgilenirseniz Sevinirim !!!

EN ÇOK OKUNAN HABERLER

© Geyvemedya.com 2011 - 2017 Tüm Hakları Saklıdır. Site içeriğinin kaynak ve link belirtilmeden yayınlanması yasaktır.
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle