Hoşgeldiniz  

Murat DUMAN | 02 Ekim 2013 | Alt Haberler, YAZARLAR

İttihatçı Oligarşi ve Bediüzzaman

murat duman -İttihatçı Oligarşi ve Bediüzzaman

İttihatçı Oligarşi ve Bediüzzaman

33333Sultan 2. Abdülhamid, 1876–1909 yılları arasında süren padişahlığında, devletin bekası için bazı mecburî tedbirler almış ve o yıllar, muhalifleri tarafından “istibdat dönemi” olarak adlandırılmıştı. İstibdat, “bütün hak ve hürriyetlerin askıya alındığı bir baskı rejimi” mânâsına gelmiyordu. Devleti toparlamak isteyen Abdülhamid, Bediüzzaman Hazretleri’ne göre, “mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif bir istibdat”a yönelmişti.

 

Orduyu iç siyasette kullanmayan, muhalifleri için sürgün cezasından başka bir yola başvurmayan Abdülhamid, tebaasının huzuru için çalıştı.Müslüman halk onu seviyor; eğitim, ulaşım, haberleşme sahalarındaki ve İttihad-ı İslâm yolundaki hizmetlerini takdirle karşılıyordu. Buna rağmen, onun devrinde sayıları hızla artan modern okullarda yetişen, sivil ve askerî bürokraside vazife alanların ekseriyeti, muhalif cephede yer aldı. Müsamahakâr bir tavır sergileyen Abdülhamid, bu tehdidi fark edemedi.

 

Bediüzzaman Hazretleri, hürriyet taraftarıydı; hürriyet ve meşrutiyeti herkesten daha çok din adına alkışlamıştı. Bu münasebetle İttihatçıların “hamiyet, milliyet, hürriyet ve müsavatı” hakiki mânâda müdafaa eden Ahrâr grubu ile bir dönem aynı zeminde buluştu; dindarlığından şüphe etmediklerini alkışladı ve vatanperver olanlarını takdir etti.

 

İlk olarak 1889’da İstanbul’da Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından gizlice kurulan ve hızla genç subaylar arasında teşkilâtlanan,bediüzzaman haz. bilhassa Balkanlarda kendisine zemin bulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Abdülhamid’i tahttan indirmek ve Meşrutiyet’in ilânını sağlamak istiyordu. Jön Türkler adıyla anılan bu ilk teşkilâtlı muhalif grup arasında belli bir dönemde ciddi bir Batı hayranlığı doğmuş; ruhlardaki çürüme ve kompleks onları esir almıştı. Çıkardıkları gazetelerle Osmanlı padişahı aleyhine iftiralar yayıyorlardı. Avrupalılar ise, menfaatleri doğrultusunda bu siyasî hareketi kullanıyordu. Bediüzzaman’ın ifadesiyle bunlardan bazılarına “Şeyn Türkler” (Çirkin Türkler) demek gerekiyordu. İttihatçıların Batı taklitçisi,Mason, hattâ Osmanlı ve din düşmanı grubunu bunlar teşkil ediyordu. Osmanlı’yı Avrupa devletlerine şikâyet edecek kadar alçalan, Abdülhamid’i “Ermeni Katili” diye itham eden, onu bombalı suikastla öldürmeyi başaramayan Ermeni komitecilerine ağıtlar yakan ekip bunlardı.

1900’lü yılların başından itibaren askerlerin siyasete iyice bulaşması, Selanik’teki 3. Ordu subaylarında İttihatçı düşüncenin yayılması, kıta hizmetindeki subaylar arasında darbeci hücrelerin kurulması, siyasî buhranları tetikledi. Jön Türk hareketinin Ahmed Rıza Bey dışındaki ilk kurucuları, Abdülhamid’in kendilerine sunduğu para, makam ve menfaatlerle devre dışı bırakılmış ve pek çok muhalif gence hayal kırıklığı yaşatmıştı. Artık hareketin fiilî liderleri, Selanik grubu olarak adlandırılan Postacı Talat Efendi, Kurmay Binbaşı Enver Bey ve Kıdemli Yüzbaşı Niyazi Efendi’ydi. Resneli Niyazi’nin ölümü üzerine onun yerini Cemal Paşa aldı. Bunlara “Ekânim-i selâse” yani İttihatçıların üç rüknü deniliyordu. Fikirsizlik içinde bocalayan, bilgi, tecrübe ve kabiliyetten yoksun bu darbeci grubun başını çektiği oligarşik istibdat, Osmanlı Devleti’nin sonunu getirdi. Vaktiyle Edirne’de sıradan bir posta memuru olan Talat Bey, dinî hayatı zayıf bir insandı. Cemiyete iştirak edince, birdenbire yıldızı parlamıştı. Aşırı Türk milliyetçisiydi. Aynı zamanda kurnaz bir teşkilâtçı, Alman hayranı bir Mason’du. İttihatçı olmayanlara karşı merhametsizdi. Cihan Harbi’nin başında partinin genel başkanı ve Dâhiliye Nazırı’ydı. 1915 Ermeni 

222222Tehciri’ne o karar vermişti. Enver Bey, Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Sultan’la evlenmiş; ancak alay komutanlığı bile yapmadan hızla rütbe alarak Harbiye Nazırlığı’na getirilmişti. Müslümanlığı bilen, cesur bir insandı. Niyazi Bey, Balkanlardaki bazı eşkıya gruplarını dağlarda bastırmış ve bu sayede onun da yıldızı parlamıştı. Fransız hayranı, dinî hisleri zayıf, aşırı Türkçü olan Cemal Paşa ise, Suriye’de bulunduğu sırada, maalesef çok acıdır, koca bir Arap dünyasını bize karşı küstürmüştü. Denilebilir ki, Lawrence’ın yaptığından daha fazla kötülük yapmıştı. Bunların hepsini ortak bir noktada buluşturan husus, Abdülhamid’e karşı çok organize bir düşmanlık beslemeleriydi. Müslüman kanı akıtan Bulgar, Yunan, Sırp çeteleriyle işbirliği yapan, Ermenilerin çıkardığı “Kızıl Sultan” iftirasını benimseyen, İtalyan ve Fransız Mason localarından destek alan İttihatçılar, yabancı konsolosluklara muhtıralar vermiş; bütün kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri Abdülhamid idaresinin yıkılmasını arzu etmişlerdi. Devletin iç ve dış düşmanlarıyla hiç tereddüt etmeden işbirliği yapan İttihatçılar, bununla kalmayıp vurucu güç olarak, fedaî şubeleri kurmaya ve siyasî cinayetler işlemeye başlamışlardı.

Osmanlı toplumu içindeki beklentileri karşılamak isteyen, Rumeli’deki hareketlilik ve Yıldız Sarayı’na gelen tehdit telgrafları karşısında çıkış yolu arayan Abdülhamid, 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’i ilân ederek, Meclis-i Mebusan’ın ve Kanûn-i Esasi’nin yürürlüğe girmesini sağladı. Meşrutiyet rejimini destekleyenler arasında, o dönemde siyaset vasıtasıyla İslâm’a hizmet etme fikrine sahip olan Bediüzzaman da vardı. Makale ve konuşmalarında hürriyetin, İslâm ve insan adına alkışlanması gerektiğini belirtiyor; kötüye yorumlanmaması, sefâhate, rezalete müsait bir şey zannedilmemesi hususunda ikazlarda bulunuyor ve hürriyetin “şer’î sınırlar çerçevesinde kalması için” gayret gösteriyordu. İlim ve siyaset ehli, onun ümit ve müjde dolu makale ve sohbetlerinden çok istifade ediyordu. Abdülhamid Han’ın Peygamber Halifesi olarak, millî ve vatanî yaraları tedavi etmek için çalıştığını anlatan Bediüzzaman, bilahare İttihatçıların ileri gelenleriyle birlikte Selanik’e gitti. Hürriyet Meydanı’nda İslâmî hürriyetin, adaletin, meşruiyetin bir temsilcisi olarak ilk konuşmayı o yaptı. Enver Paşa ve Said Halim Paşa ona çok hürmet ediyor, fikirlerine değer veriyorlardı.

 

17 Aralık 1908’de açılan 275 üyeli Meclis’te, 140 Türk mebus vardı. Meşhur İttihatçı Pozitivist Ahmed Rıza’nın başkanlığını yaptığı mecliste Girit, Teselya ve Yanya’nın Yunanistan’a bırakılmasını, Doğu’da Ermeni Prensliği’nin kurulmasını teklif eden milletvekilleri vardı. Kendilerine has bir siyasî ideolojileri olmayan İttihatçılar, görünüşte İttihâd-ı anâsır fikrini; hürriyeti, adaleti, müsavatı, uhuvveti savunuyorlardı. İstibdat yıkılıp, Meşrutiyet rejimi gelince, farklı din, ırk ve mezhepten milletler, Osmanlı çatısı altında yaşayacak, her şey kendiliğinden düzelecekti. Ama onların beklentisi, sadece sözde kaldı. Kendileri bu esasları çiğneyince, azınlık milletvekilleri devletin birliğini değil, kendi bağımsızlıklarını savunmaya başlayınca, hayal kırıklıkları birbirini takip etti. Bulgaristan, Bosna-Hersek, Girit Osmanlı’dan koptu, siyasî kaos ve faili meçhul cinayetler arttı. İttihatçıların istibdadına, oligarşisine ve yanlış icraatlarına karşı cephe alanlardan biri de Bediüzzaman’dı.

 

Meşrutiyet’e karşı patlak veren “31 Mart Vak’ası” bir dönüm noktası oldu. İçerideki ve dışarıdaki Osmanlı düşmanlarının tertibiyle ayaklanan Avcı Taburları ve bunlara katılan hamallar gibi sıradan insanlar, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan” bazı cahil dindarlar, “Şeriat elden gidiyor!” diyerek ayaklandılar. Bediüzzaman’a göre bu hâdise, yüzde doksan dokuz nispetinde İttihat ve Terakki hükümetinin zulüm, zorbalık, intikam ve tahakkümüne karşı gelişen bir hareketti. Hürriyet ve Meşrutiyet’in her türlü rezalet ve sefahate müsait bir şey olmadığı ilân edilmemiş; şeriatın âdâb ve ahlâkı ışığında sınırlandırmalar yapılmamıştı. Ayrıca İttihatçılar, yönetime geldikten sonra siyaset bir türlü durulmamış; padişah, bütün bütün yetkisizlik içinde bırakılmış; partinin bazı uygulamaları, ordu içinde muhalefet doğurmuş; kadro dışı bırakılan askerler ve alay subayları mağdur edilmişti.

Kendilerine has bir siyasî ideolojileri olmayan İttihatçılar, görünüşte İttihâd-ı anâsır fikrini; hürriyeti, adaleti, müsavatı, uhuvveti savunuyorlardı. İstibdat yıkılıp, Meşrutiyet rejimi gelince, farklı din, ırk ve mezhepten milletler, Osmanlı çatısı altında yaşayacak, her şey kendiliğinden düzelecekti. Ama onların beklentisi, sadece sözde kaldı.

 Israrla bir “irtica” hareketi olarak gösterilmek istenen ve günümüze kadar gelen devlet ile milletin arasını açma âdetinin kötü bir başlangıcı olan bu hâdise, Abdülhamid ve muhaliflerden kurtulmak isteyen İttihatçılar için fırsat doğurdu. Askerleri ve hamalları oyuna gelmemeleri yolunda ikaz eden Bediüzzaman, meşveret fikrinin ve anayasanın İslâmî esaslara uyduğunu, İslâm’ın üst makamlara ve komutanlara itaati emrettiğini söyleyerek, askerlere katiyen siyasete karışmamaları gerektiğini anlattı. Bediüzzaman ve onun gibi hamiyetperver ulemanın bütün gayretlerine rağmen, hâdiseler büyüyünce İttihatçı güruh harekete geçti. “Padişahı kurtarmak” gibi yalancı bir sloganla Selanik’ten İstanbul’a sevk edilen ve askerlerinin çoğunluğu Sırp, Bulgar, Makedon, Arnavut çetecilerden müteşekkil “Hareket Ordusu”, isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. Kan dökülmesini istemeyen Abdülhamid, müdahale etmek isteyen 1. Ordu Kumandanı Nazım Paşa’ya, Hareket Ordusu’na silâh çekmemeleri için yemin bile ettirdi.

Bundan sonra İttihatçı baskısı, her tarafı sardı. Muhalifler tutuklandı, orduda ve bürokraside büyük bir tasfiye başladı. Meclis’i toplayan Talat Bey, 27 Nisan 1909’da silâh tehdidi altında padişah için hal’ kararını çıkardı. 1909’dan sonra Osmanlı Devleti, İttihatçı zihniyetin idaresi altında felâketten felâkete sürüklendi. Trablusgarp, Balkan ve Cihan Harbi’nde ağır mağlubiyetler alan ve itibarını kaybeden devlet, en sonunda imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dağıldı. Ecdattan yadigâr topraklar elden çıkarken, milyonlarca Müslüman vatanını terk etmek zorunda kaldı.On binlercesi göç yollarında öldü. Ancak, bu zihniyetin ülkeye verdiği zararlar bunlarla sınırlı kalmadı. Her şeyden evvel ordu, boğazına kadar siyasete girdi ve bu kötü âdet, Cumhuriyet dönemine sirayet ederek, bir gelenek hâlini aldı. Bu durumun bir türlü düzeltilememesi yakın tarihimizde, milletimize çok pahalıya mâl oldu. Kanlı suikastlarla devletin temellerine dinamit koymaktan çekinmeyen, tek parti geleneğinin kurulmasına öncülük eden, hattâ günümüzde içten içe varlığını sürdüren bu darbeci zihniyet, muhaliflerine mürteci diyerek, büyük bir baskı rejimi kurdu ve milleti değişik fraksiyonlara böldü.

İttihat ve Terakki mensuplarının tamamı, bu çerçevede bir düşünceye sahip değillerdi. Cemiyet içinde çok farklı görüş ve fikirler vardı. Hayatı boyunca mutedil düşünmeyi benimseyen Bediüzzaman da, İttihatçıların hepsini karalamamıştı. İttihatçılar temelde iki kola ayrılmıştı. İlki, Osmanlı’yı çöküşe götüren ve derinden derine cemiyet içinde ağırlığını hissettiren ve çoğu da Mason olan gruptu. Meşrutiyet’in ilânından sonraki süreçte, cemiyetin içinde hâkim olan kuvvet, işte bu birinci gruptu. İkinci grup ise, “hamiyet, milliyet, hürriyet ve müsavatı” hakiki mânâda müdafaa eden Ahrâr grubu idi. Bunlar, Meşrutiyet’in ilânından sonra iki defa hükümetin başına geçmiş; ama çeşitli entrikalarla devrilmişlerdi.

İstanbul’a geldiği ilk günlerden itibaren ulemanın alâkasına mazhar olan, harika hâl ve tavırlarıyla ehl-i ilmi kendisine hayran eden Bediüzzaman’ın, kendilerine nasihat ederek, diyalog kurduğu, Medresetü’Zehra adını verdiği üniversite projesi için destek aradığı İttihatçılar, Ahrâr denilen bu ikinci gruptu. Ama onların da bazıları sonradan kitle psikolojisinin tesirinde kalmış; “devleti kurtarma, eski yıllardaki haşmeti, büyüklüğü yeniden iade etme” gibi boş sloganlarla birinci grubun esiri olmuş ve o cereyana kapılmışlardı. Hattâ bu sloganlara kanıp da, İttihatçılara intisap edenler vardı. İkinci gruba mensup hakiki hürriyetçiler, sonradan İttihatçı zihniyetin baskıcı, oligarşik yapısını görecek ve “Ahrâr Fırkası” adı altında cemiyetle bağlarını bütünüyle koparacaklardı. Onların arasından, Sultan Abdülhamid’e yaptıkları zulümlerden dolayı, daha sonraki dönemlerde bin pişmanlık içinde kusurlarını itiraf edenler ve onun ruhaniyetinden istimdat dileyenler çıkacak; ama artık iş işten geçmiş olacaktı.

Bediüzzaman Hazretleri, hürriyet taraftarıydı; hürriyet ve meşrutiyeti herkesten daha çok din adına alkışlamıştı. Bu münasebetle İttihatçıların “hamiyet, milliyet, hürriyet ve müsavatı” hakiki mânâda müdafaa eden Ahrâr grubu ile bir dönem aynı zeminde buluştu; dindarlığından şüphe etmediklerini alkışladı ve vatanperver olanlarını takdir etti. Ama aynı Bediüzzaman haksızlıklar karşısında, muhalefet yapmaktan hiçbir suretle çekinmedi. İttihatçıların sefih ve Mason kısmının dindeki lâubaliliklerini tenkit etti ve onlara doğru yolu göstermeye çalıştı. Zamanla onların, menfî tesirlere daha fazla kapıldıklarını görünce, hakikatleri açıkça haykırarak: “Siz dini incittiniz; Gayretullah’a dokundunuz; şeriatı tezyif ettiniz; neticesi vahim olacaktır.” dedi. İslâm’ı Hristiyanlıkla kıyaslayıp dinde birtakım reform söylemlerini dillendiren Hüseyin Cahid (Yalçın) gibi İttihatçıların hatalarını yüzlerine vurdu. İttihatçılar içindeki bu kesimin, hürriyet ve meşrutiyet maskesi altında, hilâfeti lâğvedip dinin mukaddesatını, kutsî ahkâmını çökertmek niyetinde olduklarını anlayınca, onlarla yollarını ayırdı. Fakat o, İttihatçıların habis güruhuna düşman kesilmesine rağmen, orduya karşı tarafgirliğini ve yüksek takdirini hiçbir zaman eksiltmedi.

Murat DUMAN

3361 Kez Görüntülendi.
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Kişilere ve Kurumlara karşı saygı kurallarına uymayan yorumlar yayınlamayacaktır.

EN ÇOK OKUNAN HABERLER

© Geyvemedya.com 2011 - 2017 Tüm Hakları Saklıdır. Site içeriğinin kaynak ve link belirtilmeden yayınlanması yasaktır.
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle